5 Aralık 2012 Çarşamba

AŞURE Mİ? ZIKKIM YESİN ÖĞRENCİLER!


Apartmanda 20 daire var. Sözüm ona komşu, bir Allah'ın kulu kapımızı çalıp da ''Merhaba Gençler. Siz öğrencisiniz. Gurbettesiniz... Bizim hanım aşure yapmış. Buyurun, size de bir kap vereyim. Hem Muharrem ayındayız, sevaptır.'' demedi!
Sonra diyorlar ki; '' Öğrenciler bizim kültürümüzü bozuyor. Sokakta el ele, kol kola geziyorlar. Ahlakımızı bozuyorlar. '' 
Yahu senin kültürün zaten bozulmuş! Üstelik İslam'ı da hiç anlayamamışsın. Dini  gereklilikleri yerine getirmeye çalışıyorsun ama, öğrenci gördün mü; 'edepsiz' damgasını vuruyorsun. Hatta onlara sanki bir teröristmiş gibi bakıyorsun! 
Ne verdin de, ne istiyorsun. Ne öğrettin ki, ne bekliyorsun. ''Yeni nesil çok saygısızmış.'' E sen mükemmelsin de, yeni nesil berbat!
Bırakın Allah aşkına... Toplum tepeden çöküyor. Suçu da bize atıyorlar... 
Erdi KURT



25 Ekim 2012 Perşembe

Kurban Bayramınız Mübarek Olsun


Dışarıya çıktığımda imrenerek sokaktaki çocukları seyrettim. Rengarenk elbiselerini giymişlerdi. Bayram onlara güzeldi, onlarla da bize...  Hatta kimi ufaklıklar saçlarına jöle sürüp, kravat bile takmışlardı. Mutluydular... 
Ceplerinden gelen bozuk para sesleriyle bakkala doğru koşan, tüp çikolata alan çocuklar gördüm. Eskisi kadar zilimize basıp şeker toplamaya gelmeseler de, 15-20 çocuğun poşetlerine fıstık-şeker atıp kendi küçüklüğümü hatırladım birkaç mili saniye. 
Ülke sorunları, küresel ekonomik krizler, işsizlik, iç ve dış savaş alarmları, terörizm, zamlar yada geçim derdi yoktu akıllarında. Sadece birkaç el daha öperek para kazanma arzusu ve yeni bir tüp çikolata vardı... Hepsi bu.
Onlara daha iyi bir gelecek kurabilme umuduyla...
Herkese İyi Bayramlar...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

2012-2013 ÖĞRENİM YILI (Yerleşen Öğrencilere Birkaç Tavsiye)


Üniversiteye başlamak beraberinde bir çok farklılıklar meydana getirir. Bunlardan en önemlisi de 'öğrenim' kavramının hayatımıza girmesidir... Dikkat ederseniz panolardaki yada web sitelerindeki açıklamalarda ''X yılınına ait Ögrenim Yılı, 2012-2013 Öğrenim Yılı" gibi ifadeleri görebilirsiniz. İlk ve orta öğretimdeki gibi "Egitim ve Öğretim Yılı" yoktur üniversitede...

Bunun anlamı; artık sizin için zorunlu eğitime dayalı öğrenim bitmiş, kendi isteğinizle öğrenim başlamıştır. İşte bu yuzden üniversiteler zorunlu değildir. Kişi kendisini geliştirmek, olaylara ve olgulara akademik ve eleştirel bakış açısı kazanmak, bölümüyle, gelecekteki potansiyel mesleğiyle ve yaşamla ilgili bilgi sahibi olmak için araştırma yapar,  öğrenmek için çabalar. Çabalamalı da... 

Yani "Şu hoca bundan iyi" "Bu hoca kral" "Su hoca gıcık" gibi ifadeleri yada kıyaslamaları kullanmak yerine, onların ağızlarından çıkan her kelimenin sizlere bir katkısı olacağını düşünmek sizin açınızdan daha faydalı bir yaklaşım olacaktır. Çok araştırma yapmalı ve öğrenmeye aç olmalısınız. Örneğin; bizim sınıfta o güne kadar ingilizceyle hiç barışık olmamış kişilerin çalışıp, ingilizceyi iyi bildikleri düşünülen diğerlerinden daha yüksek not aldıkları olmuştur.

Üniversitede hocalar size "Şu konuyu araştırın", "Şu kitapları okuyun" der. Sizleri yönlendirir. Kapı acar. Ama o kapılardan girmek sizin elinizdedir. Lisedeki gibi "Yaa çocuğum... O kadar uğraşıyorum, sen neden hala haylazsın!" ''Pazartesi velini çağır" demez. ''Dersimiz sabote edeceksen, derse gelme" der. Ciddidir üniversite hayatı. Sizleri yetişkin bir birey olarak görür, ona göre davranırlar ve sizdende buna göre hareket etmenizi isterler. 

İnsanların karakterlerini beğenmeyebilirsiniz. Bu olağan bir tepki. Tabi bu şu demek değil; 'Siz sınavlardan kötü not aldığınızda hocalar kahkaha atar yada bundan zevk duyarlar!' Aksine üzülürler. Acaba sorun nerede? Çalışmadı mı yada vermek istediklerimi ben mi aktaramadım'' diye düşünürler. Yani 'Gargamel' değillerdir onlar. Gözünüzde kötüleştirmeyin. Size ''Şu hoca şöyle, bu hoca böyle'' diyenlere de itibar etmeyin. Görün, sorgulayın, bilinçlenin... 

Sonuç olarak, üniversiteden mezun olduğunuzda hissettiğiniz yeterlilik seviyesi sizinle doğrudan alakalıdır. Bu yüzden aynı üniversiteden ve bölümden mezun olmuş kişilerin hiçbiri sürekli aynı konumda, aynı işi yapmazlar...

Erdi KURT

1 Ağustos 2012 Çarşamba

SON MODEL TV DİZİLERİ


Eskiden televizyonda öpüşen bir çift çıktı mı, nereye döneceğimizi şasırırdık. Utanırdık haliyle... Zaten kumanda kimdeyse hemen değiştirirdi kanalı. Dizi iyiyse, 5-10 saniye sonra geri dönerdi. Tabi o sahne geçmiş olurdu. Sonra kalınan yerden devam...
Geçenlerde evdeyiz, bir kanalı izliyoruz ailecek. 10-13 yaşlarında yeğenler de var yanımızda. Sonra dizi oyuncusu ateşli bir biçimde öpüşmeye basladı. Tabi anında değiştirdim. Başka bir kanalda fantastik bir şekilde soyunan bir kadın vardı. Ardından iyice kızdım ''Müzik kanalı açayım bari'' dedim. Oradada çalan şarkının sözleri şöyle; "Bi güzellik yapsana. Gece bende kalsana." 
Yahu ayıptır! Bu popüler kültür denyoluğu da ne böyle!
Sorsak, ''Bunlar hayatın gerçekleri. İstanbul'da böyle cidden.'' derler. Kardeşim Avrupa yakasında öyleyse, Anadolu yakasında hala utananlar var. Tamam, kültürümüzü kaybediyoruz, bu açıkça ortada. Ama buna isteyerek müsade ediyoruz aynı zamanda.
Olmaz bu şekilde! Olmaz...

Erdi KURT

KOLA

Özellikle yaz aylarının vazgeçilmez serinleticilerinden bir tanesi... Aslında ''kola'' gazlı içeceklerin genel adıdır. Yani o çocukken söylediğimiz ''Ben sarı kola alayım, siyah sevmiyom'' cümlesi yalnış değildir. Asıl iş özütlerinde... Kolay ulaşılabilmelerinin yanı sıra, siyah kolanın şurubunda bulunan cochineal böceğinin preslenmesiyle ortaya çıkan ''karmin'' denilen sıvının insana pek zararı vardır. Sarı kolada da yapay portakal aroması mevcuttur. Diğer kimyasallara girmiyorum bile...
Birkaç gündür ciddi manada araştırıyorum bu konuyu. Kapitalist dünya düzeninde elbette bazı kör kesimler araştırmadan atıp tutacaktır. İşte ''Coca-Cola'nın yazılışını ters çevir, yan tut, a harfi ekle; Allah yok demek!'' falan diye. ''Almammmm, ben asla almamm'' deyip ''Pepsi yok mu yaa! Neyse bu seferlik Coca-Cola olsun bari'' deyip aldıkları gözlemlenmiştir. Hem de Bim'den... Fakat marka anlamında değil, genel olarak zararlı olan bu içeceğin üretim aşamasını siz dostlarımı bilgilendirmek adına videoda paylaşıyorum. Umarım faydalı olur.
Sizlere ''içmeyin'' diyeceğim ama, kendim dahil içecek olduğumu biliyorum. Ancak ayran ve limonatayı tavsiye edebilirim. Lakin ayranın da içerdiği laktoz sebebiyle uyku getirdiğini, keza limonatanın da kişiyi susattığı ve limonun yüksek derecede asite sahip olduğunu düşünürsek; en ideal serinleticinin yine SU olduğunda bir kez daha karar kılmış oluyoruz. Tabi şöyle buzdolabından yeni çıkmış karpuz-kavuna lafımız yok! 



http://www.youtube.com/watch?v=YbyBbXuvtWE&feature=share


Erdi KURT



24 Temmuz 2012 Salı

HAYATA DAİR

Eskilerden kalma mutlulukları hisset bu gece
Meçhul ayrılıklar daha kaç karamsar gün yaşatacak!
Radyoda bir şarkı, kitapta bir hece
Alâmet-i fârikan var, kendine saygı
Hüzünlü bir yüz yakışmıyor sadece

Öksüz kuşlara birkaç parça simit at bu sabah
Zamane çocuklarını izle sessizce
Kabullen işte gülebiliyorsun hala
Ucuz kahramanlara yer yok bu kalpte

Lâf-ü güzâfa ne gerek, hayat akıp gitmekte...


Erdi KURT







BANA GENEL MÜDÜRÜ ÇAĞIRIN!

Gülse Birsel'in aşağıdaki yazısına cevaben kaleme aldığım yazımdır.
http://www.sabah.com.tr/Pazar/Yazarlar/birsel/2011/06/19/turizmotelcilik-sektorunun-dikkatini-cekerim


Değerli Gülse Birsel,
Her insanın tatil yapmaya ihtiyacı vardır. Her ne kadar ülkemizde daha hiç tatil yapamamış, tek tatilini köydeki ailesini bir haftalığına ziyaret ederek geçiren milyonlarca insan var ise de, bu bilinci yavaş yavaş kazanmaya başladığımızı söyleyebiliriz. Hatta şu da bir gerçektir ki; hayatında bir otelde tatil yapmayan, tatilini daha önemli ihtiyaçları nedeniyle belirsiz bir süreliğine erteleyen aileler sizin senaristliğini yaptığınız dizilerle ömürleri boyunca sahip olamayacakları yazlıklarda değil de, kiradaki evlerinde televizyon, çay ve çekirdek üçlüsüyle yazlarını değerlendirmektedirler.
Öncelikle biz turizmciler işletmemizde konaklayan kişileri müşteri değil, misafir olarak görür ve evimizdeki misafire hizmet ettiğimiz gibi hizmet ederiz. Bir dediğini iki etmeyiz yani. Hele bir de sizin dediğiniz gibi 'müşteri çığlığını' duymayı bırakın, gözlerinden neye ihtiyaçları olduğunu anlar ve kesinlikle ciddiye alırız. Nitekim işimizi yaparken ciddi, bir o kadar da tebessümle çalışırız.
Turizm ve otelcilik endüstrisinde belirli standartlar vardır. Ne yazık ki, misafirlerde herhangi bir standart yoktur. Onların tek standartı otel ücretlerini ödeyip ödeyememeleridir. Dolayısıyla şuna bir açıklık getirelim. Otelcilikte var olan her uygulamanın bir sebebi vardır. Odaya girer girmez gördüğünüz o jilet gibi yatağın sebebi yorganın şiltenin altında olmasıdır. Ayrıca 5 yıldız standartında bir otel odasına (yani sizin gibi bir kaliteli ve zengin bir misafirin 5 yıldızlı bir otelde konakladığı kanısındayım) akrep girmesi neredeyse imkansızdır. Çünkü o işletmeler ISO 9001, 14001, 19001vb. birçok uluslararası kalite standartlarını taşımaktadırlar. Dediğiniz gibi özgürce kenardan sarkan yorganlar pek hoş görüntü oluşturmamakla birlikte, şayet hoşunuzu gitmezse oda görevlilerine durumu iletir, bir dahaki temizlemede o şekil yapmasını rica edebilirsiniz. Şüphesiz isteğiniz yerine getirilecektir.
Odanıza herhangi bir sipariş verdiğinizde bu önce oda servisi görevlisi tarafından mutfağa bildirilir. Mutfak personeli ivedilikle alınan siparişi pişirir, servise hazır eder ve oda servisi görevlisi ile odanıza gönderir. Bu süre odanızın mutfağa uzaklığıyla alakalı artıp-azalabilir. Yani öyle 10 dakikada olmuyor bu işler!
Kat görevlileri kiminle nasıl konuşacağını çok iyi bilir. O ablalarımız o kadar saf, aynı zamanda o kadar akıllıdır ki sizin gibi entellektüel birinin DND'nin (do not disturb) olduğunu anlayacağını düşünmüştür. Bazen yanılıyorlar tabi...
Odanız eskimolar için mi soğutulmuş? Klima denilen yaz aylarının vazgeçilmez serinleticisinin bir kumandası vardır. Oradan istediğiniz ısıyı ayarlayabilirsiniz hanımefendi.
Otelde kaybolan eşyalardan otel sorumlu değildir çünkü, yine misafir standartlarına geliyoruz. Beline sarılı olarak havlu çalan yada bavuluna odada ne bulduysa dolduran misafir başkasının odasından neler çalmaz! Ayrıca tatile binlerce dolarlık mücevherinizi getirmemelisiniz, şayet getirmiş iseniz ve endişeleniyor iseniz resepsiyona bırakabilirsiniz. Emniyet kasalarında da koruyabilirsiniz. Muhtemelen bavulunuzu taşıyan görevli size nasıl çalıştığını anlatmıştır. Tabi ''Çık kardeşim odadan. Benim nasıl kullanıldığını anlatmana ihtiyacım yok'' demediyseniz.
Otel odasına damacana su koyamayız. Zaten odalardaki minibarlarda su mevcut. Fakat adı üstünde; minibar. Oraya 3 litre su konulmazki. Anlaşılan ''Ayy dışarda pek gözükmeyeyim. Üzerime üşüşürler şimdi.'' diye düşünerek odadan çıkmamıssınız. O otel komplekslerinde insanlar minibarın kapağını bile açmıyorlar. Öğün araları çok kısa ve her türlü ihtiyaçlarını gidermek için yüzlerce personel var. Yine oteldeki bir ürün bakkal fiyatıyla aynı olacak değil!
Turizmciler olarak israfa yüzde yüz karşıyız. Fakat siz bilmezsiniz. Tabi bilmeyen insanda sürekli şikayet eder. O yemeklerin hiçbiri çöpe gitmiyor. Masalardan toplanan ve yenmeyecek durumda ekmekler yöre halkının hayvanları için toplanıyor. O kalan güzelim yemeklerle de akşam personel yemekhanesinde personele ziyafet veriliyor.
Gece 03.00'e kadar eğlenmiş olabilir, dolayısıyla sabah kalmak istemeyebilirsiniz. Lakin otelde sadece siz yoksunuz. Alman, Rus ve diğer turistler sabah 07:00'de kalkıyorlar. Dolayısıyla hizmet hiç durmadan devam ediyor. Gün içinde ayrılacak olan misafirler odalarını 11:00'a kadar boşaltmak zorundadır, ki yeni gelecek misafirler 15:00'da odalarına giriş yapabilsin. O sabah sabah ''housekeeping'' diye kapıya vuran bayanlara biz 'room maid' deriz. Günde 15-20 odayı temizleyebilecek kapasitededirler. Tabi bu arada konaklaması devam eden müşterilerin odalarına da havlu, sabun, sampuan gerekirse yeni çarşaf ve yorgan koyarlar. Üstelik uluslararası standartlara uyarak üç defa kapıya vurup ''housekeeping'' diye seslenirler. Odadan cevap gelmez ise oda boş demektir. Kapıyı açıp odanıza ihtiyacınız olan nesneleri bırakıp, hiçbir eşyanıza dokunmadan çıkarlar. Bu üç defa vurup seslenmelerinin sebebi kapıyı 'dann' diye açıp uygunsuz bir durumla karşılaşmak istenmemesidir. Yani yine sizin memnuniyetiniz düşünülerek ortaya çıkmış bir uygulama.
Biz turizmciler o kadar alçak gönüllü ve terbiyeliyizdir ki, her türlü saygısızlığa karşı bile sessiz kalabiliriz. Fakat böyle mesleğimizle alay edilmesinden nefret ederiz. Bence siz nişantaşında geçen dizilerinin senaristliğini yapmaya devam edin, anladığınız tek şey bu galiba ve yazları lütfen yazlığınızda geçirin... En azından hem sizi uyandıran olmaz, hem de bizi kızdıran...

Erdi KURT
Cabana Motel-Night Auditor
Maryland/USA

13 Mart 2012 Salı

YATAĞIN SOĞUK TARAFI

Canımı acıtanlar oldu, hayatımla oynayanlar, rüyalarıma inanmayanlar, zora gelipte bırakanlar, düşlerimle dalga geçenler, başarımı küçümseyenler, gözlerimde iki damla yaş bırakanlar, ama her acı insanın olgunlaşması içindi. Daha çok olgunlaşıyordum, her gün daha fazla, her gün daha fazla acıyla.
Beni bu ara anlayan yazılar var sadece, garip ama esaslı yazılar. Yazıyordum gece gündüz. İç sesim paragraflara karşı bir savaş veriyordu. Birileri kahkaha atarken, birileri sıcak sohbetteyken, birileri umut kurarken, bazıları farklı okyanuslara dalarken içimdeki çocuk ağlıyordu, belki de ağlayarak öğreniyordu hayatı. Susturamıyordum, acı veriyordu. Anlıyordum, insanın geçmişinden kaçamaması, hayatındaki en büyük sınavdı. Bir sınav içinde binbir sınava giren duygularımın çektiği sancı her gün nefes darlığımı daha da arttırıyordu.
Tüm bu acılı günlerimde şükran duygularım ve inancım tek tesellimdi. Evet evet, acı olgunlaştırır. Acı kapıları açar. Size bir mutluluğu anlatın desem bana sadece iki dakika anlatırsınız, ama mutsuzluğu anlatın desem yılları anlatırsınız, evet işte hayat mutsuzlukların ardından açan gökkuşağından ibaretti.
Birileri umudunuzu kırabilir, her zaman olacaktır. Birileri hayallerinizi de alabilir, hiç para vermeden arkasına bakmayarak, birileri gözlerinizdeki yaşıda anlayamaz, birileri vardır, hep sonradan gelirler, onlara inanırsınız, hayatınızı teslim edersiniz,onlar sizi hiç anlamaz, bir serçe gibi terkeder ruhunuzu.
Neyse boşverin bunları, en iyi sevgi, insanın eski mutsuzluklardan kaçmak için değil de, yeni mutluluklara kavuşma umuduyla beslediği sevgidir.

Öyle veya böyle, acılı veya sancılı, gram kadar da gücüm olsa beni benden alamazdı sevgili hayat , hani nefes darlığımla da yıkamayacaktı beni.
Sonra avcuma ağladım, uyudum, gün bitti.

19 Şubat 2012 Pazar

NE ZAMAN İNSANLAR

•"Günaydın" demenin borç para vermek olmadığını,
• "Lütfen" demenin utanılacak bir şey olmadığını,
• "Özür dilerim" demenin küçültücü olmadığını,
• Paylaşmanın kendini azaltmak olmadığını,
• Yüz yüze konuşmanın, arkadan konuşmaktan daha etkili olduğunu,
• Yönetici olmanın emir vermek olmadığını,
• İş yerinde şarkı mırıldanmanın suç olmadığını,
• Astları ile aynı asansöre binmenin asansörü düşürmeyeceğini,
• Saygının el pençe divan durmak olmadığını,
• Gülmenin laubalilik olmadığını,
• Saygı duyulacak ve duyulmayacak iş diye bir ayrımın olmadığını,
• Yöneticiye duymak istediğini söylemenin iyilik olmadığını,
• Eğitimin dinlenme olmadığını,
• İletişim kurmanın yalnızca konuşmak olmadığını,
• Yaşamda sevinçler kadar hüzünlerin de olduğunu,
• Mutluluk maskelerinin satılmadığını bilip,
• Kendisi ve tüm dünya ile barışık, 
• Ve bunları tüm çevresine anlatıp aşılayacak medeni cesarete sahip olurlarsa;
İŞTE O ZAMAN ''MUTLULUĞUN RESMİ'' ÇİZİLEBİLİR...

5 Şubat 2012 Pazar

ÜNİVERSİTE

Lisenin kollektif yaşamından sonra, bireyin kendi sorumluluğunu kendi almak zorunda olduğu, çoğunlukla öğrencinin BİM'e yapılan harcamalarına ve ev kirasına dayalı bütçe yönetimini öğrenmesi, yaşamın güzellik ve kötülüklerini, Somalili çocukların psikolojisini anlamasına yardımcı olan, kaç yılda biteceği yine öğrencinin sınavlardaki çalışma, kopya yeteneği, akademisyenle ilişkilerinin belirlediği, Eflatun ve Aristo’nun felsefe tartışmak amaçlı başının altından çıkmış, süper gerekli, bir kurum...
''Oku da adam ol, baban gibi...'' cümlesine tabii olan her körpe beynin kendini attığı, eşek gibi olmaktan kurtuluş yoludur belki de üniversite. Lakin bir meslek edindirme kursuyla karşılaştırılmamalıdır. Meslek edindirmeyebilir... İşlenen bir çok güzel konunun son derece üstünkörü geçilerek katledildiği derslerden, neyi sorguladığı anlaşılmaz sınavlardan, yüzlerce bürokratik engelden, ultra kompleks sahibi akademisyen ve memurlardan oluşan kurum mu desek acaba? Demeyelim! İstisnalar yok değil.
Çeşitli televizyon kanallarında gördüğümüz o bilgeç profesorlerin, doçentlerin öğrencilerine neyi verdiklerini sormak lazım. Bill Gates'in son senesinde 'bana birşey kazandırmıyor' diyerek bıraktığı, Mark Zuckerberg'in kovulduğu, John Nash'in şizofrenisine yardım eden, Ahmet Nazif Zorlu ve Sakıp Sabancı'nın ise öğrenim göremediği o resmi kurum...
Bildiğiniz üzere ülkemizde yılda bir kere yapılıyordu üniversiteye giriş sınavı (ÖSS). İsmini duyunca bile heyecanlandım. Şimdi onu YGS ve LYS diye iki part yaptılar. Hayatının sınavıdır. Süresi üç saattir. 2011 yılında sınav giren 1.711.254 hevesli gençten, 597.508 tanesi bir üniversiteye yerleşmiştir. Yerleşemeyenlerden maddi durumu elverişli olanlar akıl almaz ve gereksiz dersanelere minimum 2.000 TL ödeme yaparak, bir sonraki seneye olan sınava hazırlanırlar. Onlara şimdeden başarılar diliyoruz.
Fakat her ne olursa olsun, eğer gitme ihtimaliniz var ise; 'KESİNLİKLE GİDİNİZ' der, Yeşilçam'ın Çirkin Kralı. 'Değerlendirebilenler için köprüden önceki son çıkış' gibi gözükse de, bu iki veya dört yıl aslında bambaşka bir hayatın başlangıcıdır...

Erdi KURT